|
 |
|

| Yazılan, Okunan, Kopyalanan, İletilen, Saklanılan, Adrese Teslim Günlük E-Gazete - Yıl: 2 Sayı: 420 |
9 Ocak 2004 - Fincanın İçindekiler |
|
Merhabalar,
Aman Allahım bu ne güzelliktir, bu ne refah, bu ne saltanattır? İnsanın işi gücü bırakıp sokağa çıkıp gerdan kırası geliyor. Yandannn.... Enflasyon düşmüşş... Yandannn... İhracat 50 milyara çıkmış... Ohhh ohh yandan... Memur, işçi, emekli unutulmamış, deve yüküyle zam almış... Yandannn...
Kimin enflasyonu düşmüş, ya da düşen enflasyondan kimin haberi olmuş? Satınalma gücü hiç olmamışların mı? Yoksa, tüketmeyi unutmuş, boğaz mide bağırsak üçgenine takılı kalmış ortadireğin mi? Sıka sıka beldeki kemerde delecek yer bile kalmamışken, atılan refah çığlıklarını duymaya mecali mi kalmış memleketin... Rakamlarla konuşmaya alışmış büyüklerimizin mutlu olduğu ortada, hatta biri çıkıyor "Ayy yanıldığım için bu kadar sevineceğimi rüyada görsem inanmazdım" diyor. Hoho hoh hoo... Yanılmaz olasın emi. 285 mi olsun yoksa 305 mi olsun diye asgari ücret pazarlığı yaparken, o 305 milyon Türk Lirasıyla insanların enflasyonu kaç puan hoplatabileceklerini sanıyor bu amcalar? Geçtim asgari ücreti, buyrun size 800 milyon liralık yeniyetme doktor maaşı, 1 milyar liralık genel müdür maaşı, bir okadarlık öğretmen maaşı, sonra alın hepsini yiyin, için, gezin, tozun, alın, tüketin, enflasyonu azdırın. Yapabilene bir maaş ikramiye benden. Hohohh hoh hoo... Bu mutluluk tabloları çizenlerin karşılarındaki herkesi topatan kavunu olarak görmesini sindirebilen var mı aranızda Allahaşkına? Buyrun size taze taze haberler; Üniversitelere bu yıl için ayrılan tüm araştırma fonları hazineye irat kaydedildi. Geçen sene kullanılmayanlar dahil toplam 120 trilyonluk bir araştırma fonundan yırttı devlet. Açılacak kuran kurslarına ödenek ayırabilen devletlü hükümetimiz tasarruf tedbirleri dahilinde üniversitelerin elinden fonları gasbediyor, helal mi olsun, boğazına mı dursun bilemiyorum artık. İkinci haber; Sayın Cumhurbaşkanımız eli mahkum, önüne dayatılan TRT Genel Müdürünü sonunda onayladı. Mükemmel, şahsiyetli, mümtaz insan, inançlı vatan evladı Şenol Demiröz TRT'ye, vatana millete hayırlı uğurlu olsun.
İnceden inceden işlemeler devam ediyor ey ahali, duyduk duymadık demeyin. Önümüz seçim, insan ister istemez güçlü bir muhalefet arıyor, ama ne mümkün. Üzerlerine serpilmiş ölü toprağını onlar mı açacak yoksa biz mi üfleyip temizleyeceğiz bilmiyorum ama bu adamları harekete geçirecek birşeyler olmalı yahu. Atın alan Üsküdar'ı geçiyor, nal seslerinden kulaklar duymaz oldu ama Baykal eniştem sırtını kaşımakla meşgul. Hay ben böyle şansın göbek deliğine...
Bir sonraki sayıda buluşuncaya kadar bulunduğunuz yerden bir adım öne çıkın. Sevgiyle... Cem Özbatur
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          20 Kahveci oy vermiş. |
|
|
 |
İnsan'ca : Yankı Yazgan Bilimin "romantiği" ve "hakikisi" |
|
"yapı kredi konferans salonunda 19 ocak akşamı yapılacak bir toplantıda "uyanışlar" adlı eserini tartışacağım Oliver Sacks hakkında yıllar önce yazdığım bir yazı... "
Parkinson hastalığı ile kişilik yapısı arasındaki ilişkileri değişik değerlendiren görüşler var. Ama bunların hepsinin "gördükleri" aynı.
Parkinsonizm'i (1) olan hastaların "dakik, ciddi, kararlı, kurallarına bağlı, kimilerine göre, ağırkanlı, düzenli ve mükemmeliyetçi" kişilik özelliklerine sahip oldukları söylenir. Bu genel kanıyı destekleyen kişisel gözlemlerimde, fazladan birkaç şey daha var. Tanıdığım çoğu parkinsonlu'nun bütün o ağır ve ciddi havalarının ardında müthiş bir mizah duygusu seçiliyor. Ümitsizliğe daha kolay kapılıyorlar, sadakat duyguları ise normları zorlayacak derecede fazla. Sözgelimi, bağlandıkları bir hekimi kolayca değiştirmiyorlar. Yeterli neden olsa bile. Alışkanlıkları da çok önemli. Alışkanlıklarının alışılmış örüntüsünün dışına çıkmaya zorladığım bir kaç kişiden aldığım tepki, aynı şeyi bir daha denemekten beni alıkoymaya yetmiştir. Parkinsonluların alışkanlıkları ile ilgili bir gözlemim daha var ki, bunu tam olarak ifade etmek biraz güç.
Bu insanların alışkanlıklarının genel olarak neler olduğuna baktığımda, dikkatimi tek bir şey çekti. Büyük bir bölümün keyif verici bir uğraşı pek yoktu. İş hayatlarında ya da özel hayatlarında 'optimal' çizgiyi hep tutturmuş, hep mükemmele yaklaşma çabasındaki bu insanların, keyif için yaptığı şeyler çok azdı. Üstelik, varolanlar ise çok uzun zamandır aynıydı. Alışkanlıklarının tümü için söylenebilen "değişmezlik", keyif veren, belli bir sonuca ya da amaca ulaşmayı hedefleyen tipteki eğlenceli alışkanlıklar için de geçerliydi.
Kişisel izlenimler
Bu kişisel izlenimimi, diğerleriyle birlikte, kafamın arkalarda bir köşesine yerleştirdim. İzlenimlerimi açıkça ifade edebilmek için yeterli özelliklere sahip değillerdi. Yani, bilimsel objektifliğin gerektirdiği sayıda gözleme dayanmıyorlardı. Karşılaştığım parkinsonlular, bütün parkinsonluları temsil edecek durumda değillerdi. Üstelik, izlenimlerim kendi gördüğüm insanların hepsi için kayıtsız şartsız geçerli sayılamzlardı. Objektif ölçümler yapmamıştım; birikimim henüz yeterli düzeye varmamıştı, vs. vs.
Bir de böyle bir izlenimi destekleyecek tipte başka izlenimlerle karşılaşabileceğim en esaslı piyasa yeri olan bilimsel kitap ve dergilerde, bilhassa keyif ve zevk uğraşları vurgulayan bir yazıya raslamamıştım. Dolayısıyla izlenim "deklare edilecek" kıvama gelmemişti.
Bir gün dergileri karıştırırken, ABD'den Matthew Menza ve arkadaşları'nın (2) geçmişten o güne dek parkinsonluların kişilik özelliklerini inceleyen araştırmaları derleyen çalışmasına tesadüf ettim. Menza'nın çalışmasında, parkinson'lulardaki kişilik özellikleri geçerli bilimsel ölçütlere göre belirlenmişti. O güne kadar söylenenlerin ve gözlenenlerin, tekrardan, ama daha "hakiki bilimsel" bir dille ifade edildiği bu yazıdaki keyif ve zevk verici alışkanlıklarla ilgili saptamalar, kendi gözlemlerimi yazıya dökmemde yüreklendirici oldu. Menza'nın bir başka belirlemesi de keyif verici alışkanlıklardan birinin adını koyuyordu: sigara! Parkinsonlular standartlardan çok daha az sigara içiyorlardı.
Benzerlik ve ayrılıklar
Konunun eksperleri için bildik pek çok şeyin tekrarlandığı ve bilimselleştirildiği bu klinik-araştırma yazısına Oliver Sacks'ın "Uyanışlar"ını okuduktan bir süre sonra raslamıştım. Benzer temaları ve önermeleri Sacks'ın kitaplarında (3) da görmek mümkündü. Ama bana yazma cesaretini veren pek tuttuğum Sacks değil de Menza olmuştu. "Romantik bilim" insanı değil de, 'hakiki bilim' insanı; bir başka deyişle....
Menza ile Sacks arasındaki benzerlik ve ayrılıkları düşündüğümde, şu soru cevabını arıyor: araştırmacılık ile klinisyenlik bir arada olduğunda (güvenilirlik dışında) neler ortaya çıkabilir.
Her olayı, her kişiyi bir istatiksel eğriler gözlüğünden görmek, hastaları araştırmalar için taşıdığı anlama göre değerlendirmek, bunun dışında kalan kişileri ve yönleri ihmal etmek gibi bir kaç sakınca ilk akla gelenler. Bir bakıma da, bu sakıncalar, başarılı bir araştırmacının kimliğinin önemli ayrıntıları olarak görülebilir. Kafayı belli bir şeye takmak ve o şeyle yatıp, o şeyle kalkmak, pek çok bilim adamlarının biyografisinde bulunan bir hayat tarzıdır.
Bilimselliğin kimi zaman bir dogma gibi sunulduğu, bilimin kendi iç değişkenliğinin unutulduğu bir devirde, araştırmacılara atfedilen "kuruluk, katılık", "hastanın kişiliğine ve hayatına önem vermeme", "hasta hekim ilişkisinin yerini tam değerlendirmeme " gibi özellikler, bildiğimiz "iyi" doktorların (pür klinisyenlerin) kimileri için de geçerli sayılabilir. Zira, onlar da bizzat araştırmacı olmasalar bile, araştırma verilerine ve sonuçlarına göre klinik stratejilerini çizmek zorunda olan profesyonel kişiler. "Uyanışlar" filmine esin kaynağı olan Dr. Oliver Sacks, hem araştırmacı, hem de klinisyen ünvanları taşıdığı ve öyle de çalışmış olduğu için, bu "zorunda"lığın dışına çıkma ihtiyacını içinde bir yerlerden hissetmiş.
Filmde gösterildiği kadar olmasa da, bayağı kapalı devre bir araştırmacı yaşantısı sürdüğü zamanlardan sonra, Sacks hastalarının ve hastalıklarının öykülerini yazmaya başladı. Geçen yüzyıl başlarına damgalarını vuran Psikiyatrinin devlerinden Kraepelin'in veya nöropatolog Alzheimer'in yazdıkları vaka öyküleri de, bu ayrıntıcılık sayesinde şu Balzac'ın "Vadideki Zambak"ı bilmem kaç sayfada anlatması gibi, uzar giderdi.
Sonuca varmak kaygısı yok
Sacks'a göre, kaybolup giden bu gelenek canlandırılsa, asıl bilimin ihmal etmek zorunda olduğu pek çok ayrıntılı ve bireysel farklılık tekrar gözönüne çekilebilir. Böyle bir romantizm, pür klinisyenin veya araştırmacı-klinisyenin hastasıyla gerçek bir insan ilişkisine girmesini sağlar. Sacks bunu birinci kazanç sayıyor. Ayrıca, her bireyde, farklı bir kılıkta ortaya çıkan hastalık hakkında bilgimiz, "hakiki" bilim ölçülerinde de, değer kazanacak kadar genişler ve çeşitlenir. Ama, hakiki bilimin ilgisini çeken farklılıklar ve çeşitliliklerden ziyade, benzerlikler ve ortaklıklardır.Açıkçası eldeki araç-gereç de buna göredir; benzerliği ve ortaklığı olan şeyleri bir araya getirip incelemek mevcut mantığa göre çok kolay ve sonuca varıcıdır.
Galiba, Sacks'ın (ve benzeri düşünenlerin) farkı, zaten "sonuca varmak"gibi bir kaygıyla sahip olmamak.Hastalığı her bir hastanın dünyası içindeki şekliyle, tedaviyi de o dünyanın içinde yürütmek romantik klinisyenliğin tarzı... Sözgelimi, filmdeki, ancak kareli taşlarla kaplanmış zeminde yürüyebilen kadındaki gibi .Ya da, yine filmden bir örnek , sadece uyku hastalığına yakalandığı dönemin müziğinin ritmiyle "uyanabilen", yani iyileşen, Parkinsonizm'li hasta da olduğu gibi... Sacks'ın 'romantik bilimi'nin topladığı verilerden oluşan yığın , bu yazıda Menza'nın temsil ettiği 'hakiki bilim'in işleminden geçtiğinde olanlar ise, tıp ya da bilim kurumunun resmi görüşü olarak kullanıma giriyor.
Okurlara Notlar:
Bu yazıyı 1991'de Cumhuriyet Bilim teknik için yazmıştım. Konuların modası geçmiyor. Eskiden okumuş olanlara da hatırlatma olacak kadar taze geldi bana.
1- Parkinsonizm kelimesi, ister istemez. "Parkinsonist" gibi bir kavram türetmeye zorluyor beni. O yüzden, hastalığın bütün biçimlerine Parkinson ve hastalara da Parkinson 'lular diyeceğim. Burada Parkinson'lular bazı kişilik özelliklerinden söz ederken, ya kimi araştırma sonuçlarına, ya tecrübesi olan olan hekimlerin gözlemlerine ya da kendi gözlemlerine dayanarak konuşuyorum.
2- New Jersey'den bir ekibin hazırladığı bu makale "Journal of Neuropsychiatry and Clinical Neurosciences"in 1990 yılı 2. sayısında yayınlandı. YÖK kütüphanesinde mevcut. Yazının başlığı: "Parkinson's disaease, personality and dopamine" (Parkinson hastalığı, kişilik ve dopamin).
Yankı Yazgan
yanki@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          10 Kahveci oy vermiş. |
4 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Ankara'dan : Cumhur Aydın Kime kaldı? |
|
"Emir verir şekilde ve bence yer yer saygı sınırlarını aşan bir uslupla bana hitabı sürdü. Bir ara 'Atatürkçülüğü savunmak sana mı kaldı be kardeşim!' deyince daha fazla dayanamadım. Ağlamaya başladım. Öyle bir tavrı ve davranışı hiç bir biçimde haketmemiştim."
Mersin Üniversitesi Kurucu Rektörü Prof. Dr. Vural Ülkü'yü, Alman Dili ve Filolojisi uzmanlığı ile yarattığı doyumsuz güzel çeviri kitapları* üzerine yaptığı çok ilgi çekici söyleşisinde dinledikten sonra sorulara geçildi.
Kendisine; yıllar önce YÖK'ü ve zamanın Başkanını etkili bir üslupla eleştirip, görevden ayrılmayı planladığını basına açıkladığında, o sıralar eski bir akademisyen olarak iki satır bir şeyler yazmıştım.
Şöyle demiştim sanırım: "Değerli Hocam. Mersin Üniversitesi ve onun Rektör'ü olarak yaşadıklarınızı aktardığınız geniş ve içten açıklamalarınızı büyük bir dikkatle okudum. Eleştirilerinize hemen tümüyle katılmakla beraber sizi derin hayal kırıklığına ve üzüntüye boğduğu anlaşılan yaklaşımlara şaşırmanıza şaşırdığımı belirtmek isterim. Böyle bir sistem ve yöntemin bugün nedense sizin üniversitenizle ilgili hayretle karşıladığınız biçimde sonuçlar doğurabileceğini en iyi sizin bilmeniz ya da beklemeniz gerekirdi. Yine de biz okuyucularla duygu ve düşüncelerinizi paylaştığınız için teşekkür ederim."
Vural Hoca'ya iki hafta önce gerçekleşen söyleşi'den sonra gelen edebi sorular ertesi bu yaşadıkları ile benim kısa satırlarımı anımsattım. Bugün üniversiteler ve yönetimi konusunda neler düşündüğünü sordum.
Prof. Ülkü bu anımsatmayı ilginç buldu. Sonra katılımcılardan da özür dileyerek bir Anadolu Kentinde Kurucu Rektör olmanın sıkıntıları ile karşılaştıklarını yeniden kısa anektodlarla aktarmaya başladı.
'Kuşkusuz YÖK Sistemini ve o zamanki yönetim şeklini biliyordum.' diye sözlerine başladı Prof. Ülkü. 'Böyle bir göreve ben talip olmamıştım ancak görev bana teklif edildiğinde mevcut şartlar altında en iyisini yapmak ve evimin önünü temizlemek şeklindeki yaşama bakış açım bu öneriyi kabul etmeme neden oldu.' şeklindeki sözlerle sürdürdü kısa açıklamalarını.
Vural Ülkü, Mersin Üniversitesi'nin Kurucu Rektör'ü misyonuyla 90'ların başında ilk kente gittiğinde önce Vilayeti ziyaret eder. Zamanın Valisi konukseverlik gösterir ancak "Hocam, kusura bakmayın size çayın dışında şimdilik sunacağım bir imkan yok ne yazık ki!" der O'nu uğurlarken. Gerçekten de üniversitenin ne binası, ne arsası ne de kendisinin başını sokabileceği bir oda bulunmaktadır.
Üniversite tabelasının ilk asıldığı bina garajın içindeki bir eski yapıdır. Yıllar sonra bugün nefes alınabilen arazi ve kampüse kavuşulabilmiştir. Kampüs'ün ilk temelleri atılırken yakınındaki yerleşimler desteklemek yerine gençlerin uygunsuz davranışları nedeniyle günaha girebileceklerinden dolayı endişelerini belirtmişlerdir! Değişik yollardan.
Dahası Vural Hoca'nın ünü çabuk yayılmış, örneğin Silifke'de O'nu önceleri kucaklayarak karşılayan Belediye Başkanı, kısacık bir zaman sonra Silifke Meslek Yüksek Okulu'nun Üniversite bünyesinde açılışına gelmediği gibi, ilçenin bando takımını tören alanı dışında her yerde dolaştırmıştır. Çünkü Hoca'nın Atatürkçülüğü belki de 'azcık aşırı solculuğu!' dilden dile dolaşmaya başlamıştır.
Derken, YÖK'ten ilk teftişlere uğrar Mersin Üniversitesi. İncelemeye gelen ekibin önemli bir savı vardır: Kadrolaşma!
Prof. Ülkü bugün aktardığına göre onları şaşırtan bir yanıt verir. "Evet burada bir kadrolaşma var" der. "Eğer demokrat, laik, Atatürkçü insanların, akademisyenlerin bir araya gelmesinden söz ediyorsanız. Böyle bir kadrolaşma var, evet."
Tersine gider denetleme ekibi. Çok geçmeden Vural Hoca'nın benzetmesiyle 'Kurt-kuzu misali', aşağıdaki kuzuların suyu bulandırdıkları savlanır değişik gerekçelerle. Bunun sonuçları da yaşanmaya başlar.
Üniversite'ye yeni kadrolar verilmez, değişik dallarda doktora yaptırma hakları kısıtlanır ya da kaldırılır. Öyle ki, sayıca daha az akademik çalışanın bulunduğu aynı dallarda komşu üniversitelere y.lisans eğitimi olanağı yaratılırken ve kendi akademisyenleri geldikleri üniversitelerde sayısız tez yönetmişken Mersin'e ayak bastıktan sonra bu birikimlerinin kaybolduğuna hükmedilir.
Nihayet ipler öylesine gerilir ki, kopma noktası yaklaşır. Dönemin YÖK Başkanı Kemal Gürüz, Rektör'den Yardımcısını görevden almasını ister, sorgusuz, sualsiz. Dr. Ülkü değişik zamanlarda bunun nedenini sorduğunda "Neden göstermek zorunda değiliz." yanıtını alır.
Bunun üzerine direnir Vural Ülkü. Bugün anlatırken bile gözleri doluyordu. 'Hani bilsem neyle suçlandığını, araştırma yapacağım, yaptıracağım. Ancak bilmiyorum ki.' Hem üniversitenin akademik kurulları hem de Rektör bu isteği kabul etmez. Derken günün birinde kendisine ertesi gün saat bilmem kaça kadar süre tanınır, talebi yerine getirmesi için.
'İş korku filmlerine dönmüştü' diye anımsıyor bugün Prof. Vural Ülkü. Aslında belleği güçlü olanlar bu ayrıntıları o yıllardan anımsıyorlardır. Nihayet farklı katılımcıların bulunduğu bir ortamda Rektör, Başkan tarafından deyim yerindeyse azcık hırpalanır ve sonunda yukarıdaki sözler sarfedilir.
'Atatürk'ün ilkelerini savunmak sana mı kaldı be kardeşim!'
Bizle olan söyleşisinde de yineledi, Vural Ülkü içtenliğinle, o günlere dönerek.
'Ağladım.' dedi. Olanca naifliği ile.. Bilim Adamına da yakıştığını bir kez daha Hoca'yla o gün teyit ettiğim kararlılık ama alçakgönüllülük, dahası naiflikle.
'Bunca sözü ve davranışı haketmemiştim, üstelik benden on yaş küçük bir insan tarafından yönetici bile olsa azarlanmak gururumu rencide etmişti'
Prof. Vural Ülkü Rektör'lükten ayrılır, sonrasını da belki başkası anlatır.
Ancak, Ülkü Hoca'dan paylaşacaklarımın en ilginç notunu ben değil, önce kendisi sona sakladı.
' Biliyor musunuz' dedi, vucudumu, Üniversitemi siper ettiğim o zamanki yardımcımla bugün açılan birçok davayla, birbirimizden davacıyız.! Kuşkusuz kararı adalet verecek ancak ben Sayın Gürüz'in bu özel konuda, yöntem bir yana, ne kadar da haklı, ne kadar da uzak görüşlü olduğunu bugün anladım ! Keşke gerekçelerini o gün açıklayacak, uygun bir üslupla konuşsaydı.'
Aslında Gürüz Hoca bir konuda daha haklı çıkmıştı belki de. 'Atatürkçülüğü ya da ilkelerini savunmak sana mı kaldı ?' diye çıkışmıştı ya zamanın Rektörüne.
Gel zaman git zaman bunu yüksek sesle savunmak kendisine kalıvermişti !
Geçmişten bir üniversite masalı. Bugün uykusu kaçanlara..
Meraklısına : Prof. Vural Ülkü'nün bazı çeviri kitapları :
1. 'Eşeğin Gölgesi Davası' " Abderalılar " : Christoph Martin Wieland ; Çeviri : Dr. Ülkü ; Bütün Dünya Kitaplığı
2. ' Her Devrin Adamı' Çeviri : Dr. Ülkü, İnkilap Yayınevi
Cumhur
cumhur@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Rating:          8 Kahveci oy vermiş. |
4 Yorum var. Yorumları görebilmek için sisteme giriş yapmanız gerekiyor. Sisteme gir!
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|
 |
Günden Kalanlar : Ebru Kargın BAK ŞU DAMADA... |
|
Yeni yılda herkesler eğlenirken durmaksızın çalışan insanlar vardı ya, işte ben de onlardanım. Acayip moralim bozulmuş olsada, iş işte yapacak bir şey yok deyip teselli ettim kendimi. Yeni yılın ilk saatlerini çalışarak geçiriyor olsamda, çok eğlendim aslında... Meslektaşlarım ve aynı kaderi paylaştığım ve bir arkadaş grubum vardı ki, sormayın gitsin... İş güç ve kahkaha grubu... İşte bu acayip komik arkadaşlarımdan biri, öyle bir şey anlattı ki, gerçek olduğuna inanmakta zorluk çektim ama pek güldüm... Ayrıca gerçekmiş...
Şu sıralar üşengeçliğim çok üstümde ve epeyce yorgunluk, uykusuzluk sarmış her yanımı, yazmak için hiç uygun zamanda değilim aslında, ama dayanamadım işte. Sıcak halinde aklımda duruyorken, iki kahve içip, olayı anlatayım diye oturdum gecenin bu saatinde...
İşte başlıyor...
Olayın kahramanı 35 yaşlarında, evli bir erkek. Kahramana dair aldığım tüm bilgi bundan ibaret olduğu için bir adı yok bu adamın. Ben ona damat demeyi uygun gördüm.
Yeni yılı birlikte geçirebilmeleri için, damat, onları ziyaret edecek olan kayın validesini karşılamak üzere havaalanına doğru yola çıkıyor. Kayın valide başka şehirden İstanbul' a geliyor; yılda bir defa gelip, kızı ve damadını görüp, birkaç gün içinde dönenlerden. Hal böyle olunca bizim damat özen gösteriyor kayın validesine, saygıda kusur etmiyor hiç...
Damat işten azıcık erken çıkarak, kayın validesini karşılamak üzere yolda; müziğini açmış, huzurlu bir halde yol alıyor havaalanına doğru. Trafiğin akışı maşallah dedirten durumda... Gerilmeye de gerek yok... Rahat rahat yetişir nasıl olsa...
Maşallah dedirten trafik, ünlü otoyollardan birinin başında sıkışmaya başlıyor. Damat, burası genelde böyle sıkışıyor, az ilerde yol rahatlar diyerek huzurunun kaçmasına engel olup, herkes gibi yoluna devam ediyor müzik eşliğinde, yüksek moralle. Tam bu sıkışıklığın arasında, yol kenarında kızışmaya başlamış kavgayı fark ediyor. Üç - dört travesti birbirine girmiş, saç saça baş başa olmak üzereler. Damat hem yol almaya çalışıp, hem de kavgayı uzaktan seyretmeye devam ediyorken tak diye kapısı açılıyor ve yanına biri oturuyor. Damadımız da arabasına binince kapıları kilitlemeyi alışkanlık haline getirmeyenlerden. Zaten bundan böyle benzinlikte bile kilitleyecektir...
Damat, yanına oturan kişiyi görünce acayip panik oluyor. Kayın validesini havaalanından almaya giden damadın yanında oturan bir travesti. Kimsenin cinsel tercihi beni bağlamaz ama, adamın içinde bulunduğu durumda bu hiç geçerli değil haliyle. Travestinin arabasına küt diye atlamasından öte, kayın validesini havaalanından almaya gidiyor olması, her şeyden önce başına neyin geleceğini bilememesi, durumu, tam bir felaket olarak nitelendirebileceğimiz anlamına geliyor... Gazetelerde okumuyor mu cinayet haberlerini !
Travesti damadın korkusunun farkında, sakın sesini çıkarma, bas gaza diye talimat veriyor... O sıkışıklıkta emniyet şeridinden yolun açılmaya başladığı yere kadar tam gaz gidiyor. Tüm bunları yapabilmesini sağlayan ve onu azıcık olsa da rahatlatan fikir; emniyet şeridinde trafik ekibi tarafından mutlaka durdurulacak olması inancı... Ama ekip falan yok maalesef... Tam eyvahlar olsun ne halt edeceğim ben diye düşünürken, travesti, yol açıldı, geç sol şeride diye ikinci talimatını veriyor. Damat çaresiz, dediğini yapıyor; hızla yol alıyor, bilinmeze son sürat yolcu... Korkudan perişan olmuş, çıt çıkaramıyor, azıcıkta korkak soru bile soramıyor. Travesti damadın haline hiç aldırış etmeden son talimatını veriyor, sağa çek ve dur... Damat iyiden iyiye panik, sudan çıkmış balık vaziyetiyle hemen söyleneni yerine getiriyor, sağa yanaşıp duruyor. Travesti arabadan iniyor ve ardına bile bakmadan, hızla koşarak uzaklaşıyor.
" Bu kadar işte... Bitti... "
" Hiç olur mu, bunun konu olabilmesi için bu kadarı yeter mi ?.. "
Damat, koşarak kaçan travestinin, az önce neler olacağını bilmediği ve hiç tanımadığı bu yabancının gözden kayboluşuna bakıyor, ama görmüyor... Orada öylece durup, anlamaya ve kendine gelmeye çalışıyor. Toparlanayım derken, aklına gelen ilk şey tabii ki kayın validesi oluyor. Kapılarını kilitliyor ve havaalanına yetişmek üzere son sürat harekete geçiyor.
Yol boyunca gerginlik ve korkudan kaskatı olmuş, hissiz, hala olanlara inanamayarak varıyor havaalanına. Ucu ucuna yetişiyor; kayın validenin uçağı az önce inmiş, muhtemelen bagajını bekliyordur diye düşünürken kapı açılıyor kayın valide çıkıyor. Özlemiş biricik damadını, kucaklıyor... Damat hala şaşkın, kaskatı haliyle yaşıyor... Kayınvalide, oğlum bembeyaz yüzün, hasta değilsin ya diye sorunca silkeleniyor, biraz soğuk almış olmalıyım diyor.
Kayınvalide önde damat arkada gidiyorlar, bagajı yerleştirip biniyorlar arabaya... Hoş sohbet halleriyle evlerine yol alıyorlar...
Damat sigarasını söndürmek için tablaya doğru uzanınca gözü takılıyor; kayınvalidesinin koltuğunun yanında, yerde duran, tek bir kadın ayakkabısına. Azıcık rengi yerine gelmiş damat, yeniden sararıp soluyor, yeniden kaskatı oluyor...
Kalbi dayanabilirse ki mutlaka dayanmalı, travestinin kaçarken unutmuş olduğu ayakkabısından kurtulma yollarını düşünmeye koyuluyor. Bir yandan kayınvalidesine laf yetiştirip, diğer yandan düşünüyor. Görülmeyecek gibi değil, inerken mutlaka fark eder bu ayakkabıyı kayınvalide, düşüncesiyle yanıp tutuşuyor...
Çare yok, aklına gelen tek ve en az riskli yöntemle kurtulma operasyonunun ilk adımını atıyor; kendi tarafındaki camı açıyor karakışta. Kayınvalide tepkili, oğlum bu soğukta cam açılır mı, hem soğuk aldım diyorsun hem de cam açıyorsun, tabii üşütürsün... Damat bu serzeniş karşısında hızlı davranması gerektiğine kanaat getiriyor; anneciğim, bakın şu bloklar yeni yapıldı, çok güzel oldu. Buradan bir ev almayı düşünüyoruz, bir bakın siz ne dersiniz diyor... Kayın valide camından, bloklara bakmak üzere başını çevirdiği anda, damat hızla eğilip yerdeki ayakkabıyı alıyor ve camından dışarı atıyor... İşte oldu diyerek derin bir oh çekiyor, camını kapatırken kocaman gülümseyerek, üşütmeyelim diyor... Kayın valide soruyor, oğlum bu bloklar yapılalı olmuştur bir on yıl, damat, karıştırdım mı acaba, haa belki de daha ilerdekiler olmalı diyor...
" Mutlu son... "
" Hayırrrrr, henüz değil... "
Havadan sudan konuşarak evlerine varıyorlar nihayet... Damat kabus travestiden, ayakkabıdan ve hatta ölmekten kurtulmuş olmanın verdiği huzur ve gururla arabasını park ediyor. Mutluluk içinde inip bagajı açıyor, kayın validesinin bavulunu alıyor. İyi de kayın valide hala inmemiş arabadan...
Zeki damat, yaşlılık işte diye düşünerek, kapısını açmak üzere yanına gidiyor ve açıyor. Kayınvalidenin elinde tek bir ayakkabı olduğunu görünce, damat perişan oluyor gene ve asla kurtuluşum yok bu defa diyor kendine. Bembeyaz yüzüyle kayın validesine bakıyor, hesap sormasını bekliyor. Ya bu kadar da olmaz ki diye deli gibi kızıyor travestiye, insan ayakkabısını bırakır mı giderken... Bitmiş ve tükenmiş olmanın cümleleri bunlar...
Kayınvalide arayış içinde, şaşkın, kızgın, ardında dikilmiş, ölmesine ramak kalmış damadına sesleniyor, oğlum ayakkabımın tekini bulamıyorum, yok yok yok ...
" Yeter yahu yeter... "
The End
Ebru Kargın ekargin@kahveciyiz.biz
Bu yazıyı arkadaşına önermek ister misin?
Yazdırmak için tıklayınız.
Yukarı
Yukarı
|

 |
Gül Ağacı : Seren Bağcı 224 SEFER SAYILI... |
|
Kapıyı çekmeden önce, son bir kez daha durdu, düşündü. Yüreğinin sesi daha baskın gelmişti. Ayakları da bu sese uydu. Evden küçük bir el çantasıyla çıktı. O çantanın içine sevinçle beraber endişe, korku, heyecan gibi duyguları da koymayı ihmal etmemişti. Ankara'nın ilk karlı, buzlu günüydü. Okullar bile tatil edilmişti o gün. Deli olmalıydı bu havada böyle birşey yaptığı için. Yollar karlı mıdır, kimbilir kaç saat sürecektir yolculuğu ? Çok da riskli üstelik. Bu düşüncelerle terminale geldi, biletini aldı.
- İsstannpull, yolçisiiii galmasiiiynnnnn ..!
Son anda binebildi otobüse. Yan koltuğa el çantasını koydu. Şansına boştu yanı. Herkes yerine oturmuştu. Görevli gerekli sayımı yaptı ve işte hareket saati... İnsanlara baktı. Herkes endişeli. Birbirlerine sürekli soru soruyorlar : "Yollar açık mı ? Kaç saatte gideceğiz ? Kaza, falan yok değil mi ?" . Bunları duydukça fena oluyordu.
- Nerede ineceksiniz ?
- Kozyatağı'nda.
- Ama orda durak yok beyefendi, Yeni Sahra'da var.
- İyi ya işte. Yeni Sahra. 40 yıllık İstanbul'luya mı öğreteceksiniz. Orası Kozyatağı değil mi ? Allah, Allah !!!
- Nerede ineceksiniz ?
- Harem'de.
- ........
Sorgulamalar tamamlanmıştı artık. Kadın gözlerine hapsettiği karmakarışık duygularla bakıyordu camdan dışarı. Az kalsın gidemiyordu. Bir sürü engel, badireler derken son anda verilen bir kararla çıkmıştı yola. Yine de gidebilecek miydi ? Bilinmez... Yolun kapalı olma ihtimali çok yüksek. Tipi var...
- Sayın yolcular, artık konuğumuzsunuz, yolumuz 445 km tahmini olarak 6.5 saat sürecek olan yolculuğumuz...
Anonsla birlikte biraz olsun sıyrıldı düşüncelerinden. Duasını etti. Koltuğuna iyice yerleşti. Yaklaşık 20 dakika yol almışlardı. Kendini oyalamak için şarkılardan fal tutmaya karar verdi. Ona çok komik geldi bu fikir, güldü...
"Uslan artık deli gönül, bak gelip geçiyor ömür, uslan artık deli, divane gönül !"
Şarkısı çıktı şansına. Deli gönlünün uslanmasına gerek yoktu. Uslanacak birşey yapmamıştı bu güne kadar. Şimdi yeni tanıştığı bir duyguyla çarpan yüreğine de "uslan" diyecek hali yoktu. İkram edilen çayı yudumlarken, O'nun için tuttuğu şarkı çalıyordu :
"Avuçların yanacak, bedenin çırılçıplak, bu gece ateşim, bedeninde yanacak, sıcak, çok sıcak, sıcak daha da sıcak olacak bu gece..."
Şarkıya gülümsedi kadın. Sevgili'ye birkaç saati vardı... Neler olacaktı bu gece ?..
Gişeleri geçeli bir saat olmuştu. Tipi hala devam ediyor, tüm araçlar ağır aksak seyrediyordu. "Nerden çıktım bu yola ? Maceraya atılacak yaşları çoktan geçtim, aklımı kaçırmış olmalıyım !" diye çığlık attı içinden. Birden nefesi daraldı sanki. Ama yüreğinin sesi bir aksilik olmayacağını söylüyordu, onu dinledi. Ona inanmak kendisini daha iyi hissetmesine sebep oluyordu. Çünkü o ses onu hiç yanıltmamıştı şimdiye kadar. Yine öyle olacaktı. Çığlık derhal bastırıldı.
Tam tamına dört ay, bir gün olmuştu birbirlerini görmeyeli.İkisinin de özlemi anlatacak sözcükleri kalmamıştı. Kadın, bir gün bile onunla olabilmek için herşeyi göze aldı. Çok istemişlerdi bu günü. Tek korkusu yolun kapanması. İnşallah açık, inşallah açık, inşallah a... O ne yapıyordu acaba ? Konseri bitmiş, otele dönmüştür herhalde diye düşündü. Dua etmesini istemişti. Dua etmiş midir acaba ? Etmiştir kendince, içkisini koymuştur bardağına, yakmıştır sigarasını ve televizyondan yol durumuna bakıyordur kanal kanal gezerek. ( İstanbul 300 km )
O'na gidiyor olmayı ve yaşanacakları düşünmek en iyisiydi şimdi. Konuşacakları o kadar çok şey birikmişti ki...Yüzüne bir gülücük kondurdu. Artık gülümseyerek yolu izleyecekti. Canı sıcak bir çay ve sigara içmek istedi. Cesaretini böyle kutlayacaktı. Yol yarılanmış sayılırdı. O video kasetlerinden biri zoraki seyredilirken ( ya da dinlenirken ) yazmak istedi bunları. Nasılsa sadece sevgiliye okutulacaktı yazılanlar. Vakit geçerdi işte fena mı ?
- Sayın yolcularımız 30 dakka yemek ve ihtiyaç molası ..... turizmin Gerede tesislerine gelmiş ....... teşekkür ederiz.
Anons imdadına yetişti... Molada çay-sigara ikilisi ona iyi geldi. Birde O'nun sesi... Çok daha yüreklendi. Düşüncelerinde gelgitlere izin yoktu artık. Emindi ne yaptığından. Değerdi buna, gerçekten değerdi. Hem karlı dağlar geçit verirdi yüreklere, esirgemezdi kavuşmaları.... Mola bitmiş, yeniden hareket edilmiş ve henüz 45 dakika olmuştu, herşey yolundaydı çok şükür. Yol hakkındaki konuşmaları da duymak istemiyordu. Kulaklarını tıkadı. Epey bir vakit geçmiş, video filmi de çoktan bitmişti. Otobüsün içindeki sessizlikten mi, sürekli yola bakmaktan mı, yoksa korkulu anların bittiğinden mi nedir bir rehavet çöktü kadına. Yolu takip etmiyordu artık. Göz kapakları ağırlaştı. ( İstanbul 90 km )
"Bu sabah yağmur var İstanbul'da, gözlerim dolu dolu, bilmem niye ?"
Fonda kısık bir sesle çalan bu şarkıya, içinden eşlik ederken başını cama dayadı, gözlerini kapadı. Kendi düşünü görmek istedi. O karşısındaydı. Sevinçle atıldı boynuna.... "Hoşgeldin gülen gözlüm" dedi ona sevgili. Sımsıkı sarıldılar birbirlerine. Kokusunu özlemişti. Beyninin derinliklerine kazıdığı o kokuyu, içine içine çekti yeniden. Sevgili; saçlarını okşadı, yüzünü ellerinin arasına alıp alnına bir buse kondurdu. Ellerini yüzünde gezdirirken "Bu sensin değil mi ? Gerçekten sen misin ?" dedi. İnanamıyordu... Hasret dolu gözlerle nemli nemli baktı sevdiğine. İstanbul'a teşekkür etti, ikisine de böyle bir günde kucak açıp, ev sahipliği yaptığı için....
- Hanfendiii, hanfendi uyanın ! Harem'de inmeyecek miydiniz ? Geldik ..!
Saat 03.30, 224 sefer sayılı ... turizmin 8 numaralı yolcusu indi otobüsten.
Karlı dağlar göstermişti büyüklüğünü, kavuşturmuştu sevgiliye... Sevgili ...! Sahi o nerede ? Muavin'e döndü uyku sersemi :
- Afedersin, benim sevgilim nerede ? Karşılamaya gelmemiş mi ?
Seren Bağcı
ADODB.Field error '80020009'
Either BOF or EOF is True, or the current record has been deleted. Requested operation requires a current record.
/sayilar/20040109.asp, line 0 | | |